Hayatta karşılaştığımız olaylar ya da insanlarla neden karşılaşırız? Her şey rastlantısal mıdır? Yoksa her şey kaderin işi midir? Ortada sabit bir plan vardır ve üzerinde hiç kontrolümüz yok mudur?
Her ikisi olduğunu da düşünmüyorum. Bizler ipleri oynatıcının elinde olan kuklalar değiliz. Özgür irademizle tercihler yaparız ve bu tercihlerin sonuçlarını yaşarız. Kısacası bizler kurban değiliz ve öyle davranmaktan vazgeçmeliyiz.
Stefano D’Anna “Tanrılar Okulu” adlı kitabında hayatımızı bir “Okul” olarak yorumlar. Özellikle yaşadığımız buhranlar, sıkıntılar, acılar bizim “Okul”u daha net görebilmemizi sağlar. Bazıları ne yazık ki hiç göremez. Ancak bazıları bunun farkına varır ve eğitimlerine başlarlar.
Bir takım ruhsal öğretilere göre yaşadığınız her şey sizin aynanızdır ve siz aynada kendinizi görene kadar karşınıza çıkmaya devam ederler. Şimdi ne demek istediğimi daha kolay anlamanız için birkaç örnek verelim.
Diyelim ki bir iş yerinde çalışıyorsunuz ve sürekli patronunuzun anlayışsızlığından şikayet ediyorsunuz. O zaman yapmanız gereken dönüp kendinize bakmak ve hayatınızda anlayışsız davrandığınız durumları gözden geçirmek olmalıdır. Çünkü öğretiye göre siz anlayışsız değilseniz, anlayışsız biri ile yakın ilişki içinde olmazsınız.
Diyelim ki bir öğrencisiniz ve öğretmeniniz size sürekli kötü davranıyor. O zaman kendinize bir dönüp bakın ve kimlere kötü davrandığınızı gözden geçirin. Belki arkadaşlarınıza karşı çok acımasızsınız. Belki de ailenize sürekli kötü davranıyorsanız. Size güzel haber; eğer kendinizi değiştirirseniz, yani davranışlarınızı dönüştürürseniz, yaşadığınız durum sihirli bir şekilde değişecektir. Belki öğretmeniniz başka bir sınıfa atanacak, belki de başka bir okula tayin olacaktır. Belki size karşı davranışları değişecektir. Nasıl olduğu hiç önemli değil. Önemli olan aynı sorunu yaşamaya devam etmeyeceğinizdir.
Şimdi gelelim bu anlattıklarımı destekleyen bazı bilgilere… Rhonda Byrne ilk ve en ünlü kitabı “The Secret”da çekim yasasından bahseder. Bu yasa kısaca benzer benzeri çeker der ve temeli çok eskilere, çok köklü öğretilere dayanır. Çağımızda kuantum fiziğinin bulguları da konuyu desteklemektedir. Şimdi konuyu çok fazla dağılmadan basitçe açıklayalım.
Hepimiz belli bir frekansta titreşiriz. Her insanın titreşim frekansı kendine özgüdür ve bu frekans aklımızdan geçen düşüncelere, inançlarımıza, duygularımıza, yani şimdide olduğumuz insana göre değişiklik gösterir. Bu frekansın düşüklüğüne ya da yüksekliğine göre insanları ya da olayları kendimize çekeriz. Yani başka bir deyişle aslında hayatımızın kontrolü tamamen bizdedir. Ancak eğer bu bilginin farkında değilsek egomuz kontrolü devralır ve varlığını beslemek için hayatımızda kaos yaratır. Belirsizlikler birbirini kovalar. Sıkıntı çekeriz, acı çekeriz, mutsuzluklar yaşarız. Ta ki kontrolün bizde olduğunu anlayana kadar…
Aklınızdan olumsuz bir düşünce geçtiğinde size yeniden düşünmenizi tavsiye ederim. Çünkü bunun anlamı hayatınıza olumsuzluk çekiyorsunuz demektir. Tam bu noktada az önceki örneklerden birini ele alalım.
Kendisine kötü davranılan öğrenci örneğinde, çekim yasasına göre öğrenci neden bu durumu yaratmıştır. Bu öğrencinin insanlarla ilgili aklından sürekli kötü düşünceler geçtiğini düşünün. Sonrasında bu düşüncelerin (aslında düşünceler tek başlarına yeterlidir) eyleme dönüştüğünü ve çevresindekilere kötü davrandığını… İşte böylece öğrencimiz kendisine kötü davranan birini (öğretmenini) hayatına çekmiştir.
Karşınıza çıkan her durum, her insan size bir şey anlatır. Bir şey öğrenip kendinizi geliştiremeyeceğiniz hiç bir durumla karşılaşmazsınız. Bizler okulun içindeyiz ve yeni dersler öğrenebilmek için şu anki derslerimizde başarılı olmalıyız.
Şimdi sizden bir ricam var. Lütfen anlattıklarımı düşünün ve aradan mantığınızı çıkararak sadece sezgilerinizi dinleyin. Doğru olduklarını düşünüyor musunuz? Ben doğru olduklarına içten inanıyorum.
Son olarak sizlerle yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. Çok yoğun bir depresyon döneminin ardından (o zamanlar bu anlattıklarımın hiç birini bilmiyordum) bir işe girdim. Ofisteki insanların hepsi birbirinden sevecen, birbirinden içtendi. Ancak iletişim kurduğum bir müşteri vardı ki, onunla sürekli sorun yaşıyordum. Büyük bir firmanın temsilcisi olan bu kişi bana sürekli sorun çıkarıyordu. Onunla geçen her telefon görüşmemizin ardından kendimi şikayet ederken buluyordum. Sonra öğrendiklerimi aklımdan geçirip kendi kendime sordum. Acaba bu kişi bana ne öğretmek için hayatıma girmişti. Biraz düşündükten sonra şikayetlerimin nedeninin kendisi olmadığını, geçmişten bugüne benzer durumlarda sürekli şikayet eden biri olduğumu fark ettim. Tahmin edersiniz ki kişiliğin bir parçası haline gelmiş bu davranışı dönüştürmem çok da kolay olmadı. Kontrolü Ego’mun elinden almalıydım. Başardığımda ne oldu dersiniz? O kişinin başka bir firmaya transfer olduğunu öğrendim. Frekansım değişmişti ve öğrenmem gereken dersi öğrenmiştim. Bu nedenle o kişinin hayatımdan çıkması kaçınılmazdı. “Okul”u fark etmiş ve o dersten mezun olmuştum.
Umarım sizler de kendi “Okul”unuzu fark eder ve derslerinizden hızla mezun olursunuz.
