Hayat Hikayemin Kısa Özeti

Tiyatro yazarı / yönetmeni ve oyuncusu olan bir babanın ve sevgi dolu bir annenin iki oğlundan biriyim. Küçüklüğüm babamın aşırı korumacı yapısı nedeniyle bir fanusta geçti diyebilirim. Öyle sokağa çıkıp arkadaşlarla oynamak, yaşının gerektirdiği gibi eğlenerek birçok deneyim edinmek ne yazık ki benim için pek mümkün olmadı. Annemin bize olan sevgisi, bazen babama karşı korkusuna üstün gelirse, o zamanlarda dışarı çıkıp sayılı dakikalarca sokakta oynayabiliyorduk.

Babaannemin ve babamın yarattığı sayısız travmalarla geçen çocukluk dönemini takip eden ergenlik de pek kolay olmadı. Dış dünyaya kapalı yetiştirilişin gerçekleriyle yüzleşmek ve gerçek dünyaya adapte olmak oldukça sancılı bir süreçti. Daha dün gibi hatırlarım; çocuğun birisi “Tren mi geçiyor?” diye sorduğunda ona “Ne treni?” diye yanıt vermiştim. O da anlamadığımı fark edip açıklamak zorunda kalarak “Öküz trene öyle bakar,” dediğinde ise cevabım çok saf bir şekilde “Ne öküzü?” olmuştu. Yaşıtlarımın aralarındaki iletişime yön veren jargon hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.

Ortaokul ve lise yılları sırasında bir şekilde edindiğim birkaç arkadaş dışında hiç arkadaşım yoktu. Tahmin edebileceğiniz gibi karşı cinsle iletişim kurmayı bırakın, yüzlerine bakıp cümle kurmakta bile zorlanıyordum. Kısacası popülerliğin yanından geçmeyen, ezik diye tabir edilebilecek bir öğrenciydim. Ancak bunun yanında derslerim gayet iyiydi. Teşekkür ve takdir belgeleri evde birikiyordu.

O yıllarda üniversite sınavları ÖSS ve ÖYS olarak iki aşamalıydı. ÖSS sınavı mantığını kullanmak ve ÖYS ise ezbere dayalı bilgi üzerineydi. Ezberlemek ile aram pek iyi olmamakla birlikte mantık kullanımında çok iyiydim ve bu nedenle Ege Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Gıda Teknolojisi bölümünü kazanmıştım. Utangaçlığından hala kurtulamamış bir genç olarak ilk üniversite deneyimimde de, sosyal çevre olarak sadece birkaç arkadaşla sıkışıp kalmıştım. Aynı yıllarda içimde büyüyen isyan artık kendini bir şekilde ifade edip açığa çıkmak istiyordu.

Lise yıllarının sonlarında içimde başlayan rock müzik sevgisi üniversite yıllarında benim için bir deşarj aracına dönüşmüştü. Elektro ritim gitar kariyerim pek parlak olmamakla birlikte, kelimenin tam anlamıyla sığındığım tek limandı. Yıllarca babaannemle paylaştığım odamda, kimseyi rahatsız etmemek için amfime kulaklık takarak gece gündüz çalışırdım. Çok kez kucağımda gitarla uyuduğumu hala çok net hatırlarım. Üniversitede yüz üzerinden en fazla yirmi olan berbat bir ortalamam vardı ve resmen bütün hayatım müzik olmuştu. Ailem beni bu konuda hiçbir şekilde desteklemedi ve bir süre sonra baskılara dayanamayıp gitarımı bir köşeye bırakmak zorunda kaldım.

Tabii ki ilk üniversite deneyimim tam bir hayal kırıklığı ile sonuçlandı ve ailenin zeki çocuğu olarak benden beklenenleri karşılamaktan çok uzaktım. O günlerde bir akşam, İzmir Mithatpaşa parkında bir sohbet sırasında sevgili dostum Murat bana “Keşke şu an seninle Boyalı Kuş’u tartışabilseydim,” diyerek bir anlamda benden beklentisini beyan etti. Başıma adeta kocaman bir çekiçle vurmuş ve bana bir aydınlanma anı yaşatmıştı. O günden sonra ilk işim bir kitabevi’ne gidip ünlü yazar Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş adlı kitabını almak oldu.

Geç kalmış okuma sürecimi başlatan bu deneyimin ardından zen budizmi ve felsefeye ilgi duymaya başladım. Yirmili yaşların ortalarına yaklaştığım bu dönem, hayatı ilk defa gerçekten sorgulamaya başladığım zamanlardı. Aslında bir bakıma, babamdan bana ve kardeşime aktarılan tasavvuf bilgileriyle karşılaştırma yapma süreciydi.

Aynı süreçte dağcılık, trekking, uzun yol bisikletçiliği gibi bir çok doğa sporu ile ilgilendim. Doğada olmak benim için yeni kendini ifade etme biçimi olmuştu. Ancak yine de bunların hiçbiri bana para kazandırmıyordu ve bu nedenle bir şeyler yapmam gerekiyordu. Utangaçlığımdan kurtulmak için kısa bir süre sokakta gazete satarak çalışsam da, ne yeterince para kazanabilmiş, ne de iletişimde yeterince gelişebilmiştim. Bir şekilde bende hala umut olduğunu önce aileme, sonra çevreme ispatlamalıydım.

Babamın bazı dostlarından öğrendiği bir eğitim benim için yeni ışık olmuştu. “Performing Arts and Animation School” adındaki ve Milli Eğitim Bakanlığı onaylı okul Türkiye’nin ilk uluslararası geçerli diplomaya sahip turizm animatörlerini yetiştiriyordu ve ben bu okulun ikinci mezunlarından olacaktım. İzmir Seferihisar’daki bir tatil köyünün bünyesindeki okul yatılıydı ve dört ay sürüyordu. Ardından da aynı yerde yedi aylık bir staj dönemini tamamlamak gerekiyordu.

İlk askerliğim diyebileceğim animasyon eğitimi hiç beklediğim gibi değildi. Aşırı disiplinli ve aşırı yoğun bir programı vardı. Dans, genel kültür, İngilizce, Almanca, Rusça, ses-ışık gibi bir çok konuda eğitim alıyorduk. Daha önce bir süre kung-fu yapmış biri olarak orada judo bile öğreniyordum. Yapılması gerekeni yapmayı, zamanında olmam gereken yerde olmayı ve daha bir çok temel hayat konusunu ilk defa gerçek anlamda öğrendikten sonra başlayan staj dönemiyle birlikte üçüncü türle yakın temasın zamanı gelmişti. Bulunduğum yer kozmopolit bir tatil köyü olduğu için bir çok milletten insanla tanışma fırsatım olmuştu. Turistlerle ekonomi konuşuyor, felsefeyle ilgili tartışıyordum. Hatta Avusturyalı bir kızla bir buçuk sene süren güzel bir ilişki deneyimim bile oldu.

Zaman sonlanıp sertifikalı bir animatör olarak evime geri döndüğümde ilk aldığım karar, hayatıma turizm yaparak devam etmek istemediğimdi. İnsanların birbirlerinin arkalarından konuşarak çıkar elde etmeye çalışmalarına yoğun olarak şahit olmuştum ve bundan kelimenin tam anlamıyla iğrenmiştim.

Üniversite sınavına yeniden girmeye karar vermiştim ve Avusturyalı kız arkadaşımın çektiği, tatilimiz sırasında karşılaştığım güzel bir inekle çekildiğim fotoğraf yeni bölümümü de aslında önceden bana söylüyordu. Ege Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Süt ve Ürünleri’ni kazandığımı öğrendiğimde en iyi şekilde mezun olmak için kendimle bir anlaşma yaptım.

İkinci Üniversite deneyimimdeki öğretmenlerimin çok büyük bir kısmı bir önceki bölümde bana ders verenlerle aynıydı. Bölüm binası, okula ulaşımım için bindiğim otobüs, yaşadığım ev; her şey aynıydı. Aynı olmayan tek bir şey vardı ki o da bendim. Ben, değişmiştim.

İki sene boyunca notlarım yüz üzerinden hep doksan, yüz arasındaydı ve öğretmenlerle, arkadaşlarımla harika ilişkilerim vardı. Bilgiye verdiğim değer, sürekli okuyor ve araştırıyor olmamdan dolayı arkadaşlarım bana lakap bile takmıştı; “Master”. Herhangi bir konu ile ilgili sorun yaşayan ilk olarak gelip beni bulurdu. Çünkü cevap çok yüksek olasılıkla bende olurdu. Son bir kaç ayda sınıf birinciliğini kaptırmama rağmen çok ufak bir fakla ikinci olarak mezun oldum. Stajımı bir dondurma fabrikasında yaptıktan sonra diplomamı almıştım ve herkese bende umut olduğunu ispatlamıştım. Ancak bu işin de benim için uygun olmadığına karar vermem çok uzun sürmedi. Hayatımı bir laboratuvarda geçirdiğimi bir türlü düşünemiyordum.

İkinci üniversite deneyimim süresince fırsat buldukça çok yakın bir arkadaşımın okuduğu Psikoloji bölümünde derslere misafir öğrenci olarak giriyordum. Hatta benimle paylaştıkları sınav sorularını İletişim Bölümü’nün kafesinde beraber çözüyorduk ve ben çoğu zaman bir çoğundan yüksek puan alıyordum. Aynı süreçte Freud, Jung ve diğer psikoloji öncülerinin kitaplarını okuyor, bunların yanında Descartes, Socrates, Aristoteles gibi felsefeye damgasını vurmuş üstatların öğretilerini inceliyordum.

Üniversiteden gururla mezuniyetimin ardından babamın sahibi olduğu özel tiyatroda kısa bir süre oyunculuk yaptım. Aynı zamanda da oyun müziklerinin bestelerini yapıyordum. Ancak bu da değildi. Sahne sanatlarının içinde yer almaktan bir süreliğine keyif almış olsam da, hayatım boyunca yapmak istediğim kesinlikle bu değildi.

O sıralar kardeşim özel bir dershanede grafik tasarım öğretmenliği yapıyordu ve bu anlamda İzmir’in ilk öğretmenlerinden biriydi. Ben de doğa sporları ve tiyatro döngüsü içinde sıkışmışken, ayrıca üstüne üstlük sonu evlilikle bitebilecek -ancak bitmeyen- ciddi bir ilişkim varken bir şekilde para kazanmam gerekiyordu. Bir gün, Alsancak Sevgi Yolu’nda iki çift yürürken kardeşim dönüp bana “Hafta sonu öğleden sonra sınıfını almak ister misin?” diye sordu. Kendisi birçok sınıfa giriyordu ve bu nedenle hafta sonunu kendine ayırmak istiyordu. Bunun yanında içinde bulunduğum çıkmazı görüyor ve bana bir çıkış yolu sunuyordu. O soru için bugün hala minnettarım.

Böylece grafik tasarım kariyerim doğuyordu. Daha önce evimizdeki bilgisayarla oyundan başka hiçbir ilişkisi olmayan ben, bir hafta sonra koca bir sınıfa Photoshop öğretecektim. Bugün dönüp baktığımda “Gözü karalığın bu kadarı fazla,” diyebilirim ama o günlerde bir çıkışa o kadar ihtiyacım vardı ki, kardeşimin teklifini sonuçlarını hiç düşünmeden kabul etmiştim. Bir haftalık yoğun bir çalışmanın ardından ilk sınıfıma eğitim vermeye başladım ve bir aylık bu süreçte her şey yolunda gitti. Daha da güzeli grafik tasarımdan gerçekten hoşlanmıştım.

Dört sene civarında süren öğretmenlik süreci işte böyle başladı. Sonrasında birçok iyi ajansta tasarımcı olarak çalıştım. Hatta kardeşim, kuzenim ve ben dört seneye yakın kendi ajansımızı bile işlettik. Ticaretten zerre anlamayan, dolayısı ile yaptıkları kaliteli işin karşılığını almakta zorlanan, parayı yönetmeyi bilmeyen üç iyi niyetli kişinin kurduğu ajansın sonu tahmin edebileceğiniz gibi başarısızlık oldu.

Ajansın son senesinde yazmaya başladığım bilim-kurgu romanına, her şey sonlanıp yeniden evlere döndüğümüzde de devam ettim ve tamamladım. Büyük umutlarla, her bir kelimesine özenerek yazdığım romanla ilgili ilk gönderdiğim yayınevinden olumsuz yanıt alınca bütün motivasyonum kayboldu. Tam bir “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış,” durumuydu. Okuyan herkes bayılıyordu ama ben küsmüştüm bir kere.

Sonraki süreç benim için tam bir hayal kırıklığı ve psikolojik çözülmeydi. Yaklaşık iki sene süren ağır bir depresyon sürecinin içine girdim. Aynı dönemde annemin kanser hastalığına yakalandığını öğrenmek, zaten kötü olan durumu daha da kötü hale getirmişti. En uzun uykum en fazla üç saat sürüyor, kalp çarpıntısı ile uyanıyor, bu kötü durumdan çıkış için çözümler arıyor ama her seferinde başarısız oluyordum.

Yüzüm gülmüyor ve kendi yaş günüm için arkadaşlarımın yaptığı organizasyona bile son anda katılmaktan vazgeçiyordum. Depresyon hala tüm ağırlığıyla üzerime basmaya devam ediyordu. Yazdığım romanın tamamlanmasının ardından iki seneye yakın zaman geçmişti ve bir kenarda öylece kendi haline terk edilmesi içime sinmiyordu. Bu nedenle aldığım karar, sevgili romanımı ücretsiz bir e-kitap platformu olan Wattpad’de paylaşmak oldu.

Orada uzun süredir bulunan insanların tavsiyesi üzerine, adeta bir televizyon dizisi gibi bölüm bölüm yayımlamaya karar verdim. İlgi inanılmazdı. Örneğin bir bölümü sabaha karşı yayınlasam dahi birçok takipçi hemen okuyordu. Yorumlar da aynı şekilde olağanüstüydü. Depresyonda silik bir umut ışığı doğmuştu.

O günlerde kendime sürekli şu soruyu soruyordum; “Hayat amacım ne?” Sonunda cevabı bulmuştum; “İnsanlara yardım etmek,” Bunu yaparsam gerçekten mutlu olacağıma, kendimi en doğru şekilde ifade edeceğime emindim. Bu aydınlanışın hemen ardından uzun süredir görmediğimiz yakın bir tanıdığımız aileyi ziyarete gelmişti ve görüşmemiz sırasında konu Bioenerji’den açıldı. İlgimin olduğunu fark ettiğinde ise bana öğrenmek isteyip istemediğimi sordu. Böylece Bursa’ya bir yolculuk edip kendisinden bioenerji dersleri almamla birlikte, enerji tıbbı ile ilgili ilk deneyimimi yaşamıştım.

Banka kredisi, borçlar derken artık ekonomik olarak da işin içinden çıkılmaz bir noktaya gelmiştim. Yeniden çalışmam gerekiyordu ve en iyi bildiğim iş hala grafik tasarımdı. Kardeşimin eşinin yakın arkadaşı olan ve daha sonra yakın dostum olacağından habersiz olduğum Özge ile tanışmam işte bu vesile ile oldu. Ajansı Studium.ad‘de artık birlikte çalışıyorduk. Yeni işimin ilk aylarında Wattpad’de katıldığım ve on yedi binden fazla kitabın katıldığı yarışmada, romanım GAIA Hikaye Ustaları Kategorisinde verilen ödülü kazandı. Kısacası, toplam altmış eşit birincilik ödülünden biri benimdi. Yeniden umutlanmıştım ama ilerleyen süreçte bir yayınevi bile aramadı. Yine de artık benim için arayıp aramamaları eskisi kadar önemli değildi. Çünkü romanım şimdi bir ödüle sahipti ve binlerce kişi tarafından okunup baş tacı yapılmıştı. Zaten bu proje bir üçlemeydi. Üstüne üstlük planladığım ara kitaplarla birlikte beş kitaptan oluşacaktı. Onları da zamanı geldiğinde yazmaya karar verip projeyi rafa kaldırdım ve hala oralarda bir yerlerde, benim yeniden başına oturup yazmamı bekliyor.

Yeni ajansımda beraber çalıştığım herkes harika insanlardı. Aramızda hiçbir sorun yoktu ve böylece beraber çok iyi işler başardık. Bioenerji ile başlayan şifa konusunu bırakmayı hiç düşünmüyor, aksine sürekli ilerletmek istiyordum. Yıllar önce satın aldığım ve tozlanmaya terk ettiğim Rhonda Byrne’in dünyaca ünlü çok satarı The Secret artık rafımdan inmişti. İlk okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kaderimizin tamamen kendi elimizde olduğu fikri bende derin bir iz bırakmıştı. Bunu takip eden binlerce sayfalık okumalar, derinlerde zaten bildiğimi hissettiğim kavramları gün yüzüne çıkarıyordu. İnsanlık olarak olduğumuzdan çok daha fazlasıydık ve bu mutlaka öğrenilmeliydi.

Kuantum fiziği ile ilgili okudukça, aslında spiritualismin konusu olan birçok kavramın bilimsel karşılıklarının olduğunun farkına vardım. Aslında modern bilim ve kadim öğretiler birçok yerde ortak paydada buluşuyordu. Bu muhteşem bir şeydi. Sanki çok derinlere gömülü olan bir hazineyi bulmuştum ve hiç bırakma niyetinde değildim. Kendimde, zamanla daha çok fark ettiğim derin bir dönüşüm başlamıştı. Hem eski bendim, hem de hiç değildim.

Geriye dönüp baktığımda rahatlıkla söyleyebilirim ki, artık istediğim şeyler gerçekleşmeye başlıyordu. Onları kendime adeta mıknatıs gibi çekiyordum. Bir çok şey öğrenmiştim ve aynı zamanda da geçmişten birçok anıyı hatırlamıştım. Örneğin daha dört beş yaşlarındayken babama “Zaten bütün bilgiler bizim içimizde,” dediğimi hatırladım. Ortaokul dönemimde adeta bir oyuna çevirdiğim, otobüsün geliş zamanı tahminlerimde saniyesi saniyesine başarılı olduğum günler gibi birçok zaman dilimi yeniden gün yüzüne çıkmıştı. Adeta yıllarca uykuda olan bir biliş süreci yeniden başlamıştı.

Özge’nin de desteği ile koçluk sertifikalarımı almıştım ve artık annem de dahil olmak üzere birçok danışana pratik amaçlı ücretsiz destek veriyor ve çok iyi geri dönüşler alıyordum. Ancak yaptıklarım tamamen bilinç düzeyindeydi. Yani danışanın katılımcılığı esastı ve eğer o yeterince çaba göstermezse elimden çok da bir şey gelmiyordu. Gerektiğinde müdahale edebileceğim bir tekniğe ihtiyacım vardı ancak bu neydi?

İhtiyacım olan şeyin ne olduğunu belirlememin üzerinden çok geçmeden ajansın bulunduğu, paylaşımlı ofisleri içeren tarihi köşkün etkinlik salonunda Thetahealing semineri verileceğini öğrendim. Cevap ayağıma kadar gelmişti ama ben hala farkında değildim. Çünkü daha önce raflarda Thetahealing kitaplarını görmüştüm ama çok da ilgimi çekmemişti. Sonrasında fark ettik ki, semineri verecek olan eğitmen Fatma Varnalı Özge’nin çok önceden bir arkadaşıydı. Böylelikle seminerden önce bir gün onunla tanışma fırsatım oldu ve harika bir insanla harika bir sohbet deneyimledim. Ben bu disiplini öğrenmeliydim.

Fatma Varnalı’ya ve Özge Kaçar’a bana bu yolda verdikleri destekler ve itici güç için ne kadar teşekkür etsem azdır. Basic ve Advanced Thetahealing sınıflarından mezun olmuştum. İlerleyen süreçte birçok danışanla, dışarıdan mucize gibi görünen şeyler deneyimledim. Yaratan’la bağlanıp ondan talep ederek inanılmaz şeylerin gerçekleşmesine tanık oluyordum. Hiç tanımadığım insanları kilometrelerce öteden görebiliyor, sadece telefonla konuşarak bilinçaltlarındaki inanç kalıplarını değiştirebiliyordum. Bu muhteşem bir deneyimdi ve doğru yolda olduğumu tüm benliğimle biliyordum.

Ruhsal yolculuğum süresince öğrendikçe, ilerledikçe negatif duygular adeta tamamen silindiler. Kızgınlık, sinir, öfke, nefret, kıskançlık gibi birçok duygu artık benim zihnimde kendine yer bulamıyor. Benim gibi, geçmişte aşırı tepkisel, agresif, sürekli şikayet eden biri bile bunu başarabildiyse, herkesin başarabileceğine kalpten inanıyorum. İsteyin ve hazır olun yeter…

Sene 2021’i gösterdiğinde, artık profesyonelce bu işi yapan biri olmuştum. Yardıma ve dönüşüme ihtiyacı olan yüzbinlerce insan olduğunu biliyorum ve ünlü deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi, karaya vuran binlerce deniz yıldızından birinin bile yeniden yuvasına dönmesinde katkım olsa, bu benim için dünyanın en büyük mutluluğu olur.

Yorum bırakın